Gün sarsıldı. Kişi herkesleşti. Statü kaygısı ağır basıyor. Subjektif değer teorisi. Metalaşmış
insan. Yaşamın renginden yoksun. İnce bir sızı yayılıyor gövdeye, ağır aksak. Sıcaklık sarıyor
damarları. Heyecan kıpraşıyor. Eski günler kapıyı çalıyor. Özlemlerde zaman anlamını
yitiriyor. Aynalarda yansımasını buluyor. Parçalanmış bilim, bilgi ve insan. Kendine dönmüş
bakışlar, kavuşmalara hasret. Güzel günler geride kaldı, daha güzellerine! Bilinmeyen
yerlerden bir mektup geliyor. İçinde bulunulanda kaybolunuyor. Kapıların ardında, duvarların
arasında, masanın kenarında okunuyor. Satır başlarında intihar. Dizelere gömülüyor.
Gün üşüyor. Ankara soğuk. Bellek anıları eliyor. Hangisine tutunmalı, hangisine el vermeli?
Sokağın söylencesini mi dinlemeli? Ya da kitaplara mı gömülmeli? Modern hayat kurgusu,
insanı öğütüyor. Duyumsamaya inen darbe, düşünceye vurulan pranga. Özgürlüğün yanılgısı
adamı fena çarpıyor. İçine doğulan kültür, aşınmıyor. Yılların getirdiği erozyon insancıl
düşleri alıp götürüyor, turnalarla. Ve dillerden dökülüyor, meydan okuyan umut: “Gün Gelir
Geri Döneriz”.
Gün ışıyor. İnsan tarihselliğine yenik düşüyor. Yakılan her düş, geceyi aydınlatıyor. Kime
çarpsam kendimi? Kimle bölüşsem ve toplamım kimden eksilse? Paydaşların orantısız
dağılımında, olasılıksız yaşamım. Gelir gider dağılımında bir rakam ya da 83 milyonda bir.
Matematiğin erişemediği, türkülerin söyleyemediği yerdeyim. Belki okumadığım bir şiirde
anlatılıyordur öyküm. Belki de yazılmayan bir şiirde yani en güzelindedir aradığım…
Gün garip. Gün düşkün. Gün yetim. Belirginleşen, sınırlanan, sayılan günler arasında yeşeren
kavga. Tomurcuklu yalazlarım dudaklarımda. Yangınımdan arta kalan küllerim savrulmakta.
Ve ben kendimi aramaktayım dostlarım, kendimi aramakta. Denk düşer, rast gelirseniz haber
verin turnalarla, turnalarla…

























