“Ömrün en beyaz sayfalarına dokunamamak…”
Günümüz şiiri; duyguların önüne çelik duvarlar örülmüş, kısır döngü içinde gelişip, hapsedildiği mekânda nefes alabildiği kadardır; sığ, zayıf, kuru… Naif bahar günlerinin huzur uzantıları, hayatı tekdüzelikten çıkarmadığı sürece de böyle olacaktır kanaatindeyim.
Şiirin sevilmez olduğu, okunmadığı görüşüne hiç bir zaman katılmadım şu an da bu görüşe katılmıyorum. Her insan hayatında en az bir defa şiir okumuş, kendisine şiir okunmuş ve hatta daha da ileri giderek mutlaka bir de şiir yazmıştır diyorum. Şiirin tiraj kaygısı olmadığı, olmaması gerektiği düşüncesini savunuyorum. Özellikle yayınevleri şiir kitabı konusundaki ön yargılarını alıp çöpe atmalıdırlar. Belki roman adet olarak daha fazla satılıyor olabilir ama okunma denince roman, şiirin eline su dökemez. Yayınevlerinin “Şiir kitabı basmıyoruz” şeklindeki söylevi beni çok irite ediyor. Her çeşmenin başına geçen devlerin şiiri bu kadar küçümsemesi kabul edilir bir durum değil. Ayrıca şiir kitapları, yayınevi sahiplerinin tanıdık eş dostu için açılan pencerelerinden gün ışığı göremez ve elbette karanlığın kaoslarına gömülüp giderler.
Şairlerin okumadığı, okumadan şiir yazdığı düşüncesi de edebiyat dünyasında yer almaktadır; katılıyorum ama en önemlisi okumamak değil yaşamamış olmaktır bence. Elbette okumamak da şiiri olumsuz etkileyen önemli bir faktördür fakat yaşayamamak, ömrün en beyaz sayfalarına dokunamamak daha önemliymiş gibi geliyor bana. Geçmişi olmayan bir şairin şiir deryasında boğulması kaçınılmazdır. Şiir için hayat deneyimi gerekir. Cemal Süreyya’ya göre şiir hayatın güncelliğidir, hayatın gazetesidir şiir. Şair sokağa çıkmalıdır, ayağı toprağa değmelidir şiirin, bir gülü koklamalı, acıyı hissetmeli, ölümü tatmalıdır şiir. Üç beş kişi bir araya gelip edebiyat ve hayat üzerine konuşabilmeli, muhabbet edebilmelidir. Ne yazık ki samimi bir ortama kucak açmak hiç de kolay değil günümüzde. Sokağa çıktığımızda eşi benzeri olmayan kara bir korkunun şehrin en ücra köşelerine kadar bir yağmur suyu gibi sızdığına şahit oluyoruz: İnsanlar düşüncelerini söyleyemiyor!
“İnsanlar düşüncelerini söyleyemiyor” cümlesi, bir kaç kelimenin oluşturduğu basit bir söz dizimi ama korkunç bir cümle! İnanılmaz, insanın “Olamaz, asla kabul edilemez” dediği bir türden cümle. İnsanların en tabi hürriyeti; konuşma, düşüncelerini özgürce söyleme hürriyeti yok edilmiş durumda. Doğruları biliyorsun ama söyleyemiyorsun ve göz göre göre yanlışı kabul etmek zorundasın. Peki, şiir kabul eder mi bunu? Hayır, mümkün değil. Şair kabul etse de şiir kabul etmez. Çünkü şiirin kanında isyan vardır, şiirin kanında düzene başkaldırı dolaşır, dolayısıyla şiir düzene muhaliftir. Çünkü şiir kimsenin söyleyemediğini söylemek zorundadır! Ama nasıl? “Matruşka bebekler gibidir benim şiirim” : Her bir satırı ve her bir kelimeyi açtıkça yeni anlamlar çıkar. İmge, günümüz şiirinin bel kemiğidir. Bir anda anlaşılır olma endişesi taşır şiir, taşımalıdır da… Şiirde başkaldırının bayrağı imgedir. O küçücük imgeye kuşlar gizlenir; ağaç dallarındaki yaprakların arkasına gizlenen kuşlar gibi…
Sürekli düşünce mastürbasyonu yaptığı halde bir türlü orgazm olamayan günümüz şiiri, ülkemizdeki uçsuz bucaksız yozlaşmanın imgelere uzanmış halidir. Maalesef bu durum sadece şiir için geçerli değil, tüm edebiyat ve sanat dalları için de geçerli. Sürekli fırtına ekilen bir coğrafyada hiç bir şekilde gül biçilmez. Gelecekteki edebiyat ve sanatın kaygısını yüreğimde hissediyorum. Elbette yarının şiiri hakkında görüşlerim var ama şu an şiir severlerin spoiler yemesini istemiyorum.
Selim Savaş Karakaş

























