Siz de, çocukluğunuz aklınıza geldiğinde buruk bir mevsim gibi düşer misiniz geçmişe?
“Çocukluk, insanın aşk halidir diğer dönemler hikâye. Bir akşam kapı çalsa, ellerinde oyuncakları ile çocukluğum gelse ve hiç gitmese…”
Yürüyen ormanların bulutlarında esrarlı hikâyeler bırakan yıllarımızın nefesi hala gözlerimde, sıcacık. Nisan yağmurları gibi bereketli gülüşlerini penceremde uçan kuşlara, kelebeklere benzetirim hep. Daha dün gibi yaşadığım ve bir ömür boyu da daha dün gibi yaşayacağım senli günler hiç çıkmaz aklımdan. O kadar doluyum ki senle; aynada yüzümden önce yüzünü görür, sesimden önce sesini duyar, saçlarımdan önce saçlarını tararım. Ağzımdan, burnumdan, ruhumdan sen taşarsın. Kalp atışlarımda yalnızca sen varsın yıllardır.
Sen ki benim için sığındığım son liman, tutunduğum son umut, ilk ve son aşkımsın. Sen ki annemsin gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm; sen ki güneşim, yıldızımsın; sen ki adı konulmamış mutlulukların kaynağında yeşeren sevdasın; içtikçe bir türlü kanmadığım, içtikçe daha da çok susadığım suyum… Yaşama dair her şeyimsin sen; ekmeğim, aşım, ışığım, yolum…
Şiirlerime dökülen redif mevsimli hasretin, romanlarıma yağan gece ayazı hüznün kaynağı da sensin. Yani; sensizlik. Yokluğun hayatıma dökülen ölü yıldız yağmuru; realiteden tarihin tozlu raflarına intikal eden bir suskunluk yokluğun… Bir öksüzün gözyaşı, incileri sönmüş gökyüzü, suyu çekilen bir deniz yokluğun. Mürekkebi solan, zamanı dolan koca bir ömür, kuruyan bir ağaç, fırtınaya tutulup alabora olmuş bir gemi yokluğun. Yokluğun kâbus, yokluğun azap, yokluğun ölüm…
Senden sonra beyni çıkarılmış, kalbi koparılmış, tebessüme hasret viraneye döndüm hatta çöktüm, yıkıldım ve kendi altımda kaldım. İnsanlardan kaçtım hep en çok da kendimden kaçtım senden sonra, kendim olmaktan korktum. Senle birlikte gitti tüm yaşama sevincim, senden sonra içimden gelerek tek bir gün güldüğümü hatırlamıyorum. Bir mezar taşı gibi soğuk, bir kasap satırı gibi dilsiz ve hissiz sensizlik. Tarifi imkânsız, adı konulamaz bir duygu bu, ancak yaşayanların bilebileceği kördüğüm.
Kulak kabartırım sokakta yürürken, sesinin bir tek tonunu çağrıştıran bir ses ararım hep ama nafile; sesindeki okşayıcı tat hiçbir şeyde yok. Martılar boşuna nefesini tüketiyor, bülbüllerin nağmeleri anlamsız, çağlayanların şarkısı havada sönüyor; yağmurun ve gitarın sesi tenekeden…
Seni çok özledim çocukluğum.
Ceviz ağacının altında kurduğumuz hayalleri, dudaklarının kıyıcığına yapışan pamuk şekerini, kirlenen ellerini, toz toprak içinde çiçek açan düşlerini özledim. Bir akşam kapı çalsa, ellerinde oyuncaklarla gelsen ve hep bizle kalsan, hiç gitmesen çocukluğum.
Eğitimci- Yazar-Selim Savaş Karakaş

























