KAPIYI NEDEN ARALIK BIRAKMAMALI?

0
650

Bir genç arkadaşım bana Atatürk’ün şu özdeyişinin ne anlama geldiğini sordu:

“Kapıyı sakın aralık bırakmayın; farkına varmadan, ardına kadar açılır.”

Şöyle yanıtladım:

Üzerinde uzun uzun düşündüğünüz, kafa yorduğunuz, doğru olduğundan emin olduğunuz bir kural, amaç, eylem veya uygulamadan asla tek bir adım bile geri atmayın, en ufak bir ödün dahi vermeyin. Aksi halde arkası çorap söküğü gibi gelir. O ilk ödün, çok geçmeden yenilerini de tetikleyerek eser ve idealinizin tamamının zaman içinde yok olması sonucunu doğurur.

Atatürk’ün bu sözü “sarı öküz” öyküsünün veciz bir ifadesidir. Anlam olarak, ünlü filozof Epiktet’in (55-135) felsefesinin temellerinden biridir. Bugünkü Türkiye’nin, içinde bulunduğu trajik durum da özdeyişin ne kadar doğru olduğunun apaçık, yadsınamaz bir kanıtıdır.

Atatürk “Kapıyı aralık bırakmama” öğüdüyle yüksek bir ahlak kuralını alegori* yoluyla anlatıyor. Kuralı “bir prensipten, bir karardan, bir kere benimsedikten sonra asla geri adım atmamak, tek bir ödün dahi vermemek gerektiği, verildiği takdirde prensibin giderek tamamen yok olacağı” şeklinde ifade edebilirim.

Bu öğüt geniş kapsamlıdır. Hem birey ölçeğinde hem kamusal ölçekte, daha birçok alanda geçerlidir. Atatürk bunu, Cumhuriyetimiz ve onu ayakta tutan devrimler hakkında söylemiştir.

Öğütte prensip “kapalı kapı” benzetmesi ile, geri adım atmak “kapıyı aralık bırakmak ve sonrası” ile, prensibin yozlaşıp yok olması ise “kapının sonuna kadar açılması” benzetmesi ile ifade edilmiştir.

Peki, bu neden böyle oluyor? Şu sebeple ki, ödün veren, elde etmek istediği şey veya kendisine sunulan bir çıkar, rahatlık karşılığında ödün vermiştir. Bir zaman bu elde edişin, çıkarın ve rahatlığın keyfini sürer. Ancak şu da var ki, artık ikinci ödün için daha elverişli bir duruma gelmiştir.

Ödünü alan, muhatabın zayıflığını ve bunun yönünü keşfetmiş, umudu ve özgüveni artmıştır. Çok geçmeden yeniden harekete geçer: İkinci bir adım atar, ödün veren yeni talebi büyük olasılıkla yanıtsız bırakmaz. Karşılıklı alıp verme böyle zincirleme sürüp gider. Ta ki prensibin tamamen yozlaşıp ortadan kalkmasına kadar… Şöyle de ifade edebiliriz: Ödün karşılığında bir menfaat sağlanır. Ancak ödün veren, bundan zarar da görmüştür. Ne var ki, başlangıçta menfaat büyük, zarar ise nispeten küçük olduğundan, kaybını önemsemez. Taviz süreci uzun bir zamana yayıldığı için kaçınılmaz gidişin farkına da varmaz. Bir uyuşturucu almış gibidir. Ödünler arttıkça zarar büyür, sonunda katlanılmaz boyutlara ulaşır. Düştüğü batağı artık görmektedir ama, iş işten geçmiştir.

Atatürk’ün bu öğüdü, anlam olarak Stoa felsefesinde de yer alır. En güzel bir anlatımını ise “sarı öküz” hikâyesinde buluruz.

Atatürk’ün hayatı baştan başa bu anıtsal prensiple örülüdür. Uzun süre üzerinde kafa yorup candan benimsediği, doğru olduğuna kuvvetle inandığı hiçbir ilkesinden en ufak bir fedakârlıkta bulunmamıştır. Kapıyı nasıl aralık bırakmamıştır, ilk ödünü nasıl vermemiştir, “Bağımsızlık, Sarı Öküz ve Sonrası” ** başlıklı yazımda okuyabilirsiniz.

O’nun aramızdan ayrılışından sonraki Türkiye ise, bu ilkenin sayısız ihlalleriyle doludur. Kapı ilk kez İsmet İnönü hükümetleri zamanında aralanmıştır. Sonra gelen hükümetler döneminde ise, kapı “farkına varmadan” açıla açıla, işte günümüzün Türkiye’sine gelinmiştir.

Bugün kapı, ardına kadar açılmış durumdadır.

Prof.Dr. Cihan DURA

_______________________________________.

*   Alegori: Bir düşünceyi simgelerle anlatma.

** http://www.cihandura.com/tr/makale/baimsizlik-sari-oekuez-ve-sonrasi-