Azıkta ne varsa yedik.
Gübulüs Dede dişsiz, kupkuru ağzında
çok komik çiğniyor lokmaları.
Lokmaları bir o tarafa , bir bu tarafa.
İşi zor Gübülüs Dedenin.
Bizim dişlerimiz köpek dışı kadar keskin
Tükürük bezlerimizden fışkırıyor enzimler.
Taşı yesek eritmeye hazır midelerimiz.
Gubülüs Dede elindeki kalaylı çingili uzatıp
– Pınardan biriniz su getirin bre, dedi.
– Ben getiririm dede, dedim. Ama bir şartla.
Dedem GÖĞUMAR hakkında
bir sürü dedi kodu dolaşıyor dillerde.
Torunu olarak zoruma gidiyor.
Onun hakkındaki gerçeği anlatırsan.
– Tamam, dedi.
Ben koştum dereye.
Derenin içine girmemle ,
kurbağalar, yengeçler kaçıştılar .
Berrak , kaynayıp duran pınarı daldırıp çıkmadım çingili.
Aynı hızla koşarak geldim ağacın altına.
– Breh breh Maşallah , bu ne hız ? Dedi.
– Derdim büyük dede, dedim.
Dedem hakkında çok kötü şeyler anlatıyor biri .
Dönek, diyor. İngiliz uşağı, diyor…
– Kimmiş o?
– Boş ver dede. Sen iyi biliyorsun kim olduğunu.
Gübülüs Dede gülüyor.
Dişsiz ağzı yayılıyor. Çok sevimli.
Sonra kana kana içiyor suyunu.
O içtikçe boğazından “Gurk, gurk” ses geliyor.
Parlak su titreye titreye azalıyordu.
İçmesi bitti ağzını sildi.
– Geçip gitmişlerinin ruhuna ulaşsın , dedi.
Başladı anlatmaya…
Deden çok yakışıklıydı.
Güzel türküler, ağıtlar söylerdi .
Düğünlerde önüne konan
bir inektası yayıktan yeni çıkmış tereyağını
avuç avuç yiyerek
sabaha kadar türkü söyleyen ,
kızların kadınların gönlünde taht kurmuş bir hovardaydı..
Bir arap atı vardı rüzgar kanatlı…
Devam edecek…
Ragıp KURT
Görsel:Alıntı

























