Söylence bu ya;
“Buğdayın hacca gideceği tutmuş. Toplamış tahılları içlerinden darıyı almış karşısına; Ben hacca gideceğim malum gidip gelmemek gelip görmemek var. Ben yokken buradaki ahali sana emanet. Aç, açık koyma.
Darı kaldırmış omuzlarını açmış ağzını;
-Ekmek olayım değil mi?
-Tabi ol
-Erişte
-Ne demek ol ol.
-Simit
-Pekmezine dikkat et ol.
-Börek de olacağım değil mi?
Deyince buğdayın tepesi atmış;
-A kıçımın kenarı doğru dürüst saca kondun da siniye girip börek olman mı kaldı? …”
O günler kimin ne olacağı neler yapacağı bilinen günlermiş. “Kış kışlığını puşt puştluğunu yapar” olduğu günlermiş o günler. Tilkiler, ayılar dağda gezer ama ne tilkiler arı kovanına yanaşır ne ayılar tavuk tarına uzanırmış. Aslan dağların kıralı imiş ama hiç ormana yazlık yapmadığı gibi denizlerin, göllerin kumuna da el sürmemiş. Kaplumbağa evinin içinde usul yavaş yol alırken, çekirgelerin arada talanlarını hesaba katmazsak hayvanlar âlemi barış içinde yaşıyormuş.
Severim fıkraları Anadolu’nun gülen yüzüdür. Bektaşiler, Temel’ler, İdris’ler, Bekri Mustafa’lar derken Nasrettin Hoca gelir yanı başıma kurulur.
Hoca okumuş ulema olsa bile her uzatılan yazıyı okumayıp dergi gazete bile yazmamış. Hatta Mevlana bile Mesneviyi kendi yazmamış. Derler… Sorarım doğru mu? Diye. Gülmekten gözlerinden yaş gelir çalar sarığını yere eşeğine döner;
Haydi git . Bu güne kadar sana çüş dediğim, sırtına bindiğim için bağışla beni. Şimdiki zamanın eşekleri yanında yerin yok senin. Kalmadı deve kervanları ki kılavuz olasın. Seni okutmadığım için bağışla. Ama iyi ki de okutmamışım. Okutsaydım kesin fıkralarımın üstüne çökerdin. Darıdan beter olurdun. Benimde tek suçum bu olsun, ne edeyim.
28.09.2021 Muhsin SALMAN

























