Sansürün Tarihçesi

0
874

Eş anlamlısı “Sıkıdenetim” olan sansür kelimesinin sözlük anlamı; her türlü yayımın ve yayının hükümetçe önceden denetlenmesi işi, bunların oynanmasının, gösterilmesinin, yayımlanmasının izne bağlı olmasıdır.

Tarihte bilinen ilk sansür uygulaması diyebileceğimiz sıkıdenetim M.Ö. 221 yılında Eski Çin’de, Çin Seddi’ni yaptıran imparator Shi Huang Di tarafından gerçekleştirilmiştir. İmparator, bilimsel olanların dışında kalan bütün kitapların yakılmasını emreder. Ortaçağ Avrupa’sında ise Çin sansür uygulamasının tam tersi bir uygulama gerçekleşmiş; bilimsel ve edebi olan tüm kitaplar yasaklanmış Katolik kilisenin belirlediği dini kitaplar serbest bırakılmıştır. Skolastik adıyla bilinen bu karanlık dönemde yazılan tüm şiirler, romanlar hatta çizilen resimler İncil’i anlatmak zorundaydı. Din dışı konuları işleyen yazarlar, bilimsel araştırma yapan bilim adamları bu dönemde afaroz (kilise eliyle dinden çıkarma) edilirdi. Kilisenin aşırı baskısı hiç şüphesiz reform ve rönesans’ın doğmasında en etkin sebeplerden biridir.

Özellikle devletlerin, egemen din ve etik kuralların korunması adına uyguladığı sansür, matbaanın yaygınlaşması, gazete, dergi, kitap basımının artmasıyla kurumsallaşmıştır. Hükümetler kamu yararını korumak adı altında sansürü hukuksal bir zemin üzerine oturtmuşlar ve çağdaş bir anlamda sansür kurumunu oluşturmuştur. Ülkemizde ise medya üzerinde etkili olan “RTÜK” bir sansür kurumudur.

Osmanlı Devletinde sansür alanında ilk resmi uygulamalar 1864 yılında çıkartılan Matbuat Nizamiyesi (Basın Tüzüğü) ile birlikte başlamıştır. Bu tüzükte gazete ve dergi çıkarmak izne bağlandı ve hükümet gerekli gördüğü durumlarda yayın organlarını kapatma yetkisi tanındı. Yani padişah aleyhinde yapılan bir küçük eleştiride bile o yayın organının kapatılması söz konusu olmuştur. Onun için bu dönemde yaşayan dergiler uzun soluklu olmamıştır.

İlk özel gazete 1860 yılında İbrahim Şinasi ve Agah Efendi tarafından çıkarılan Tercüman-ı Ahval’dır. 24. Sayısına kadar her hafta Pazar günleri çıkmış 25. sayıdan sonra iki günde bir çıkmaya başlamış ve neşir hayatı altı sene sürmüştür. Daha sonra Tasvir-i Efkar, Terakki, Basiret, İbret, Hadikar Hürriyet gibi pek çok gazete hayata geçti. Ayrıca dergiler de yazı dünyasında yerini almaya başladı.

II. Mahmud, Abdulmecid ve Abdulaziz’in padişahlık yıllarını kapsayan bu döneme, Türk basınının doğuş dönemi demek daha doğru olacaktır. Çünkü Türkiye’deki ilk gazeteler bu dönemin ürünleridir. Çok kısa bir zaman sürecinde irili ufaklı birçok gazetenin yayın hayatına girdiğini görüyoruz.

Tanzimat şairleriyle, yazarlarının hepsi gazetecilik, dergicilikle ilgilidirler. Edebiyat dergilerinin çıkışları gazeteden sonra geldiği için, ilk edebiyatla ilgili yazılar gazetelerde yayımlanır. Bu yüzden Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa Ahmed Mithad, Ahmed Vefik Paşa, Recaizade Mahmud Ekrem, Şemsedin Sami… gazetecilikle edebiyatı kaynaştırdılar.

II. Abdülhamid yönetimi 1878 yılında başlayarak sansürü en katı biçimde uygulayan yönetim olmuştur. 1881 yılında kurulan Encümen-i Teftiş ve Muayene’ye gazete, dergi ve kitapları yayınlamadan önce denetleme yetkisi verildi. Bu dönem basın-yayın açısından en karanlık dönem olarak adlandırılır. Birçok dergi ve gazetenin yayınlarına son verilmiştir. Basılan her şey siyasal düzene göre denetlendi, en ufak bir pürüzden dolayı gazetelere sansür uygulandı ya da tamamen yayın hayatlarına son verildi. Gazeteler sansür olan yerleri boş bırakarak yayınlamak zorunda kaldı. Hatta yazarlardan sürgün edilenler, hapse atılanlar oldu.

İşte bu sansürün devleştiği dönemde Servet-i Fünun (Edebiyat-ı Cedide) ve Fecr-i Ati Topluluğu Türk Edebiyatı içerisinde var olabilme çabası içinde daha çok sembolist akımı benimsemiş; yeni tamlamalar, Farsçadan ve Arapçadan hiç duyulmamış yeni kelimeler kullanmışlardır. Her iki edebi topluluk da halktan kopuk bir edebiyat anlayışı benimsemek zorunda kalmışlardır. Bu dönemlerde yazılan şiirleri günümüzde bile anlamak güçtür. Hiç şüphesiz aşırı imgeler anlaşılma kaygısının bir ürünüdür.

II. Meşrutiyet (1908) ile birlikte basına sansür uygulaması kaldırıldı. Bundan dolayı II. Meşrutiyet’in ilan edildiği 23 Temmuz tarihi, Türkiye Cumhuriyet döneminde basın bayramı olarak kutlanır. Fakat bu basın özgürlüğü de uzun soluklu olmamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu 1. Dünya Savaşı’na girdiğinde açılan ilk cephe Kafkas cephesidir. 22 Aralık 1914 – 15 Ocak 1915 tarihleri arasında Kafkas cephesinde savaşan 3 kolordudan birinin komuta kademesiyle birlikte Ruslara esir düşmesi, bir diğer kolordunun da mevcudunun yüzde 90’ını Allahuekber Dağları’nda donmalarıyla sonuçlanan Sarıkamış Harekâtı tam anlamıyla bir çöküş, kaybedilen on binlerce umut ve yüreklere kazınan hüzündür. 90 bin Mehmetciğimizin donarak şehit olması kalplere açılan derin yaradır, ocaklara düşen yangın yeridir. Büyük ve telafisiz bir hatadır, pişmanlıktır. O zamanın sansür ve sıkıyönetimi bu haberin yazılmasına izin vermemiştir. Hiçbir gazete ve dergi bu olayı yazmaya cüret edememiştir.

1914 eylülünde Osmanlı Genelkurmayı imparatorluk henüz harbe girmeden, “Seferberlik ve savaş zamanlarında harbe ait her türlü haberi genel karargahın vereceği, bu karara uymayanların divanı harbe gönderilip şiddetle cezalandırılacağına dair karar almış; Harbiye Nezareti, valiliklerin kendi aralarında veya Dahiliye Nezareti ile haberleşmesini engellemiş, “askeri sırların ifşası gerekçesiyle yerel idareciler arasında da yazışma yapılmamasını istemişti. Savaş boyunca ve mütareke döneminde Türkiye’de Sarıkamış bozgununa dair tek bir satır yazılamadı. Harp sırasında konuyu meclis gündemine getirmek isteyen milletvekilleri ve ayan üyelerinin çabaları da sonuç vermemişti. Yaşanan felaket asker kaçaklarından, cepheden sağ dönebilenlerden öğrenildi; ağıtlarla, türkülerle hafızalara kazındı.

Osmanlı Devleti Sarıkamış’ta olanları ancak 9. Kolordu Komutanı İhsan Paşa ile birlikte Ruslara esir düşen Yarbay Köprülü Şerif Bey (İlden) 1919’da yurda dönüp 1921’de Akşam gazetesinde anılarını yayımlamaya başladığında öğrenebildi, Yani olaydan tam 7 yıl sonra…

7 Ocak 1915’te New York Times’ta “Kafkaslarda 50.000 Osmanlı Kaybedildi” manşetli haberin alt başlıkları şöyleydi: “İki Kolorduya Ruslar tarafından katliam yapıldı. Yalnızca az sayıda tutsak sağ kaldı.” Elbette Osmanlı basınında olay inkâr edildi.

Batı basınında Sarıkamış’taki hezimet duyurulduktan sonra da Osmanlı basını “zafer tefrikasını” sürdürdü. İstanbul’da çıkan Tanin gazetesi 24 Ocak’ta yayımladığı haberde Rusların Kafkas cephesindeki zafer iddialarını kesin bir dille yalanladı. Osmanlı sansürü hiç bir gazeteciye göz açtırmadı.

1918 yılında İstanbul’un işgali ile yine Türk basınına dünyada eşi görülmemiş bir sansür uygulanmıştır. Beş yıl İşgal altında kalan İstanbul; İngiliz, Fransız, İtalyan askerlerinin emir ve istekleriyle Milli Mücadeleyi ve Atatürk’ü karalamak için yazılan yazılardan başka hiç bir yazıya izin verilmemiştir. Beş yıl boyunca İstanbul “İslam bol” olmaktan çıkmış Yakup Kadri’nin gözlemleriyle “Sodom ve Gomore” ye dönmüştür. Cumhuriyet’in ilanından sonra Yakup Kadri, İstanbul işgalini “Sodom ve Gomore” isimli romanında anlatacaktır.

Dünya tarihinde en katı sansürlerden biri de Nazi Almanyasında görülür: Demokrasiye son verip, Almanya’yı tek parti diktatörlüğüne dönüştürmeyi başaran Naziler, gazete, dergi, kitap, halk mitingi ve toplantısı, sanat, müzik, sinema ve radyo gibi Almanya’daki her türlü iletişim aracının kontrolünü ele geçirdi. Herhangi bir şekilde Nazi inançlarına ya da rejime karşı tehdit oluşturan görüşler sansüre uğradı ya da tüm medyadan kaldırıldı. Nazi sansürü ve baskısı okullarda da etkisini gösterdi. Bazı kitaplar sansürcüler tarafından derslerden kaldırılırken, öğrencilere partiye gözü kapalı bir şekilde itaati ve Hitler sevgisini aşılamak için devlet tarafından yeni kitaplar getirildi. Adolf Hitler’in doğum günü, iktidara gelişinin yıldönümü gibi günler bayram sayıldı ve özel günler olarak okullarda kutlandı. İşin en trajik tarafı ise Almanlar II.Dünya Savaşını kaybettiklerini Berlin’e giren Rus tanklarını gördüklerinde anladılar öyle ki hiç bir gazete, dergi savaşın olumsuz gidişatından söz etmemiş hep yalan haber yazmak zorunda kalmışlardı.

Günümüz sansürüne girip girmeme konusunda tereddüt yaşıyorum. Şu da bir gerçek ki sansürün katı bir şekilde uygulandığı toplumlarda yaşayan gazeteciler, sanatçılar sansürü içselleştirir ve bu da otosansürü kendiliğinden ortaya çıkarmış olur. Peki, otosansür nedir? Otosansür, açık bir baskı yapılmadan, başkalarının hassasiyetlerine saygı göstererek, herhangi bir yetkilinin engellemesi olmadan, kişinin kendi çalışmalarını (kitap, haber, film ve diğer anlatım araçlarını) sansürleme veya sınırlandırma eylemidir. Aslında bu, mesleğine ve diğer insanlara duyduğu saygıdan doğması gereken bir durumken günümüzde daha çok korku nedeniyle ortaya çıkıyor. Baskıcı ülkelerde, sanatçılar eserlerinde hükümetler tarafından yaptırım korkusu ile otosansür yöntemini uygulayarak bu tür engellemeleri kendi kendilerine koyabiliyorlar. Bunun sonucunda ortaya çıkan eserin verimliliği yok oluyor ve korku içinde yazılan yazıların üzerine ölü toprağı serpiliyor. Yani bu şekilde düşünen yazarların, çizerlerin başarılı olması beklenilecek bir durum değil. Kısaca sanatın ölümü gerçekleşiyor.

Maalesef günümüzde otosansür çıkarlar doğrultusunda da gelişim gösteriyor. Günümüz yazar-çizerleri; hükümetin, medya patronlarının, reklam  verenlerin, editörlerin veya yayın grubuna bağlı şirket ve holdinglerin tepkisini çekecek konuları ele almaktan vazgeçebiliyor. Özgürlük havasını ciğerlerinde  hissetmeyen her sanatçı, eserlerinin yayınlanmaması, işten atılma, yargılanma  gibi korkular nedeniyle yazmak istediği hiç bir şeyi tam olarak yazamıyor.

Türkiye, basın özgürlüğü açısında dünyada 121. sırada yer alıyor. Birçok sansür ve otosansür uygulamaları ülkemizde maalesef etkin bir şekilde kullanılıyor.

 Ancak bazı durumlarda otosansür uygulanmalıdır görüşünü savunmuyor da değilim. Fakat hangi durumlarda sansürün uygulanacağını gazetecilerin ve  sanatçıların çok iyi bildiğini düşünüyorum.

 Acaba sansür bir ülkede hangi zamanlarda katı bir şekilde uygulanmak istenir; çıkarların ve korkuların maksimum düzeyde olduğu zaman mı, yoksa gücün zirve yaptığı dönemlerde mi?

Selim Savaş Karakaş

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here