Türkiye’deki aydınların önemli bir kısmı dine duyarsızdırlar, ancak İslâm dinine karşı düşmanca tavırlar içindedirler. Örn. Prof. Dr. Yalçın Küçük, 1987 yılı 1 Mayıs konuşmasında şunları söylemiştir; ‘Coşkulu ve akılcı yönetimimizin daha ilk sabahında, sosyalist hükümetimizin daha ilk gününde, okul ve resmi dairelerdeki cami ve mescitlerin tümünü kapatacağımızdan hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Sosyalist hükümetimizin daha ilk sabahında, minarelerdeki tüm hoparlörleri indireceğimizi şimdiden açıklamayı yararlı buluyoruz. Özellikle emekçi yığınlarının sabah uykusunu ezanla böldürmeyiz’
1980’li yıllarda SHP(Sosyal Demokrat Halkçı Parti) Genel Sekreterliği, milletvekilliği, Kültür Bakanlığı da yapan Fikri Sağlar ise, şöyle bir karşılaştırma yapmıştır; ‘Yılmaz Güney’in filmini yakmak, Mimar Sinan’ın Selimiye Camisi’ni yıkmak gibidir.
Yunus Emre İle Çatışan Türkiye Yazarlar Sendikası
T.C. Kültür Bakanlığı ve BM Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü UNESCO’nun işbirliğiyle 1991 yılı, tüm dünyaya Yunus Emre Sevgi Yılı olarak ilan edilmiştir.
Bütün dünyanın kabul ettiği böyle bir etkinliğe Türkiye Yazarlar Sendikası 2. Başkanı, 1991 yılının, Mozart yerine Yunus Emre yılı ilân edilmesine şöyle isyan etmiştir; ‘Allah sevgisi filan gibi Orta Çağ kokulu nitemlerle(?) Yunus’u sanki Mozart’ın seçeneğiymiş gibi dünyaya tanıtmaya kalkışmak, çılgınlık, daha doğrusu budalalıktır’
Türk Halkını Hayvan Yerine koyan Aydınımız
Bir diğer aydınımız Mine Kırıkkanat ise, bir gün Atatürk Havalimanı’ndan sahil yoluyla İstanbul’a girerken izlenimlerini şöyle dile getirmiştir; ‘Don paça soyunmuş adamlar geviş getirerek yatarken, siyah çarşaflı ya da türbanlı, istisnasız hepsi tesettürlü kadınlar mangal yellemekte, çay demlemekte ve ayaklarında, salıncakta bebe sallamaktadırlar. Her on metrekarede bu manzara tekrarlanmakta, kara halkımız kıçını döndüğü deniz kenarında mutlaka et pişirip yemektedir. Aralarında mangalda balık pişiren tek bir aileye rastlayamazsınız. Belki balık severler, pişirmeyi bilseler, kirli beyaz atletleri ve paçalı donlarıyla yatmazlar, hart hart kaşınmazlar, geviş getirip geğirmezler, zaten bu kadar kısa bacaklı, bu kadar uzun kollu ve kıllarla kaplı olmazlardı’
Mine Kırıkkanat, Fransa TV5 kanalında da, ‘İslâm yanlış anlaşılıyor’ konusu gündeme gelince, ‘Bu kadar yanlış anlaşılan bir din yanlıştır’ demiştir. Lâiklik konulu bir açık oturumda ise, ‘Biz zaten Allah’ı kamu alanlarından çıkartmak, hatta kovmak istiyoruz’ demiştir. Bu yazarımız, camilerin ışıklandırılmasını bile, ‘irticanın ışıklandırılması’ olarak nitelemiştir.
Oysa, Atatürk, 7 Şubat 1923’te Balıkesir Zağnos Paşa Camisi’nde minberden okuduğu hutbede, ‘İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz, akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyar. Eğer uymamış olsaydı, bununla diğer doğal ve ilâhi yasalar arasında çelişki olması gerekirdi’ demiştir.
Şimdi bir dakika durup şöyle kısa bir yorum yapalım;
Siz kendinizi her fırsatta Türk aydını diye tanımlayacaksınız, ancak bu kimliğinizle Türk Milleti’nin değerleriyle çatışacaksınız, Türk Milleti’nin yüz yıllardan beri yaşattığı Yunus Emre gibi evrensel değerlerine bile hakaret edeceksiniz, hatta bütün dünyada ‘Yunus Emre’ yılı ilân eden Birleşmiş Milletler’e bile ‘Budala’, sizin peşinize düşmeyen Türk Milleti’ne de ‘Aptal’ diyeceksiniz.
Ne diyelim, insanın önce kendini tanıması gerekmiyor mu?
Fuat DUYMAZ– Küresel Yalanlar ve Talanlar– Kamer Yayınları 2.Baskı– sf 335, 336

























