HÖKETÇELİ OZAN İBRAHİM-1

0
451

“Kardeşim yok gele dura

Bacım yok halimi sora

Sinemde açılsa yara

Melhem edip soran olmaz”

Ozan İbrahim

Mağara, Höketçe, Tufanbeyli… Adana’ya bağlı, Adana’nın en kuzeyinde, bağlı olduğu kente en uzak ilçe. Kağıt üzerinde, bürokratik kayıtlarda Adana’nın bir ilçesi olarak yazılmış ama ne coğrafi olarak ne iklim olarak ne de kültürel olarak Adana’yla herhangi bir ilgisi yok. Kayseri ve Kahramanmaraş’la sınır. Kilometre olarak Kayseri ve Maraş’a daha yakın. Hatta Tufanbeyli’nin bir yerlisi olarak babamın ana tarafı Kayseri Sarız’dan, anamın baba tarafı ise Maraş Elbistan’dan… Yükseklerdedir Tufanbeyli… Göğün maviliğinin en güzeli orada. Gece yıldızlar el uzatılıp avuçlanacak kadar yakında… Gök o kadar pürüzsüzdür ki geceleyin kendinizi samanyolunda yıldızlarla geziyor gibi hissedebilirsiniz. Hele dağlar… Yüzünüzü nereye dönseniz yüce dağlar karşılar sizi… Binboğa ve Tahtalı… Dağlar, dağlar ve gökler…

Güneyden Obrukbeli, doğudan Kan geçidi, batıdan Gezbeli geçidi ile girersiniz bir platoda kurulmuş Tufanbeyli’ye. Baştan sona Göksu ırmağı dolanır. Irmak boyunca kavaklar, söğütler, yılgınlar, çiçekler… Her merkeze uzaktır Tufanbeyli. Gözden ırak olan gönülden ırak olurmuş lafını haklı çıkarır. Tufanbeyli kıyıda köşede kalmış… Kışları metrelerce kar yağardı. Bembeyaz bir örtüden ve masmavi bir gökten başka bir şey göremezdiniz. Karın altında uzun bir uykuya dalardı tabiat. Arada bir güneş kendini gösterdiğinde duldalarda gülle oynardı çocuklar, sırtını güneşe dönmüş ihtiyarlar uykuyla uyanıklık arasında sohbet ederlerdi. Bahar gelirdi…  Bahar gelince her yer yemyeşil bir örtüye bürünür. Elvan türlü otların, çiçeklerin kokusu… İpek gibi yumuşak bahar rüzgarı… En güzel melodileriyle kuşlar… Bozbulanık akan dereler… Yayla yollarına dizilen koyun, kuzular… Melemesi dağları çınlatan emlik kuzular… Karlar eriyince toprağın üstüne çıkan sümbüllerin kokusuyla mestolan dağlar… Kaya diplerinden nevruzlar… Alatav toprakta çiğdemler… Ateş lelası… Kengerler, ışkınlar, masmavi dikenler… Yaz gelince insanlarda bir geçim derdi… Sarı sıcağın altında toprağa dökülen terler… Toprağa dökülen emekler… Bütün tarlalar, bağlar, bahçeler adam kaynardı. Sarı sıcak altında ekin biçenler, nohut yolanlar, kar yağarken pancar sökenler… Yoksul insanlar Yoksul ve mütevekkil…

Söylediklerimin tabiat bölümüne dair olanlar hâlen devam ediyor. Tabiat bütün tahribata rağmen işliyor ama son dönemlerdeki değişimler Tufanbeyli’yi de etkiledi. Orada da maalesef topraktan kopuş bütün hızıyla devam ediyor. Doğa ve insan arasındaki uçurum hızla büyüyor. Çocukluğumuzda bahar ayından itibaren yaylara çıkılırdı. Herkesin üç beş koyunu kuzusu olurdu; ineği, davarı… Nohudu, fasulyesi, ekini… Tüccarlar harman yerlerinde çiftçinin ürününü almak için birbirleriyle yarışırlardı. Pancar ekilirken herkes çuvallarla şekerini, avansını alırdı. Sürüler yayladan araziye inince ikindi vakti koyun sağmaya gelen kadınların sesleriyle, gülüşleriyle dolardı… Ne güzeldi… Suyun bir tadı vardı. Yoğurdun… Sözün tadı vardı; sohbetin… Konuşmanın güzelliği vardı; doyumsuzluğu…

Söz dedik. Söz… Dağlarla çevrilmiş yerlerde sözün yakıcılığı daha da artar. Dağlar insanı söyletir… Yüzünüzü çevirdiğiniz yerde dağlarla söyleşebileceğiniz Tufanbeyli’de “Ozan İbrahim”, “Kul İbrahim”, “İbrahim Ozan” mahlaslarıyla da bilinen İbrahim Ozancı‘da söylemiş en güzel sözleri… Şiir söylemiş, ağıt söylemiş… Ozan 1876’da Tufanbeyli’de doğmuş. Tufanbeyli’ye ilk yerleşen ve Keçeler adını alan sülaleye mensup olduğu söylenmektedir. Bir şiirinde “Yamanlı da bizim eski yurdumuz,/Onlarınan birlik düşer derdimiz” demektedir. Yamanlı Tufanbeyli’nin bir köyüdür ve Ozanın da burada doğduğu düşünülmektedir. Kendinden başka dört kardeşi daha olan Ozan o dönemlerde herkes gibi yoksul bir aileye mensuptur. Bütün aile tarım, hayvancılık ne olursa çalışıp, çabalamışlar. Eğitim yaygın olmadığından düzenli, ciddi bir eğitimi olmamış Ozanın.

Devam edecek…

Muaz ERGÜ