Bu coğrafyada yağmura, suya, toprağa, taşa, kuşa, ağaca her dokunuşumda siyanür kusmaya başlıyor umutlar;
açlık ve yoksulluk şahikasını yaşıyor ocaklarda.
Siz hiç çaresizliğin sesini duydunuz mu?
Canlar titrer sesinden, zangır zangır kırılır…
Yer yarılır, gök delinir, seller soyunur kudurmuşluğana komünün.
Her renk çığlık açar çocuklar,
“Açlıktan uyuyamıyorum anne!
Cennette yemek varsa ölelim anne!
…
…,,,”
boş midelerinin çığlığından kulakların, beynin patlar.
Headshot!!!…
Paran varsa yaşarsın yoksa apandisit ameliyatında kalırsın masada.
Çaresizliğin sesini duydunuz mu hiç?
Muavinlerin, kaçak sigara satanların, tatlıcıların, simitçilerin, “simiiiit, simiiiiiit, simiiiitçiiii” martı çığlıklarının sesinden daha gür çıkar çaresizliğin sesi, müftülüğe bağlı merkezi ses sistemiyle okunan ezanlardan daha çok yakar göğü yoksulluğun, yoksul bırakılmışlığın sesi.
Korkunun bayraklaştığı yüreklerde bir ölme isteği kanser hücresi gibi yayılır.
Azınlık olmak kendi ülkende, yaşıyormuş gibi yapması insanların en güzel dua okuyan katillerin eseri…
Sessizliğim ancak bu kadarına izin veriyor, başımın üstünde geziyor kravatlı hırsızlar.
Yakıt fiyatları aldı başını gitti iyi bir tatile ihtiyacım var ama mümkün değil.
Şehirlerarası yolculuğa çıkmak cüzdanın kabarık olmasına bağlı;
değil şehirlerarası,,,…(!)
iki sokak ötemdeki markete bile gitmeye korkuyorum…
Selim Savaş KARAKAŞ

























