Herkesin Sorduğu O Soru

0
797

            “Eğer herkes aynı düşünüyorsa orada hiç kimse bir şey düşünmüyor demektir.”

           “Uçurum bir düşüncenin nabız atmayan kuytusunda bir kedi yavrusu gibi yalnızlığın şiirlerini okuyan genç kadın ta içinden kopup gelen bir “of” çekti. Yüreği iki taşın arasında kalmışçasına sıkışıyor gibiydi. Üç yıl olmuştu dünya evine gireli, eşini çok seviyordu. Onu nedensiz sevdiğini, karşılıksız ve çıkarsız sevdiğini, kalbinden kopup gelen sıcacık samimi gülüşleri eşliğinde gelişini, kapıda beklediğini düşünüyor bir yandan yüzü pembeleşiyor diğer yandan da içinde sinir bozucu bir hüzün ortalığı ayağa kaldırıyordu.

           Bu sabah karşı komşusu ile selamlaşmış, ayaküstü bir kaç dakikalık sohbete tutuşmuştu. O soruyu sormasını istemiyordu, herkesin sorduğu o soruyu: “Çocuk var mı? Kaç yaşında, kaç tane çocuğun var? ” Komşusu onun halini biliyordu ve sormamıştı o korktuğu soruları. 

          Olmuyordu işte, çocukları olmuyordu. Kaç doktora, kaç falcıya, kaç hocaya gitmişlerdi. Söylenen tüm perhizleri yapmışlar, tüm kürleri eksiksiz uygulamışlar, okununca kesin doğum yaparsın dedikleri  tüm duaları okumuşlardı. Ama hiçbiri sonuç vermedi.

          Bir çocuğu olsun istiyordu, ister kız ister oğlan fark etmez, yeter ki olsun istiyordu. Ama bu da pek mümkün gözükmüyordu. 

          Eşinin ayak sesini duydu, asansöre pek binmezdi eşi, merdivenlerden yukarı çıkarken basamaklara sert basardı, ikinci katta oturuyorlardı. Eşinin ayak sesi bu defa biraz farklıydı sanki. Meraklandı kadın. Kapıyı açtı, henüz eşi kapı önüne gelmemişti. 

        -Hayatım, sana bir sürprizim var! Diye seslendi eşi, kendisinden önce sesi gelmişti.

          Eşinin yüzünde güller açıyordu, kucağında bir bebek.

        -Bak hayatım, sana dünyanın en tatlı bebeğini getirdim.

         Kadın şaşırdı, sarardı, gülümsedi, üzüldü, ne yapacağını bilmez bir halde eşinin gözlerine dikti gözlerini. 

        -Korkma, dedi eşi, Bu bebeği Çocuk Esirgeme Kurumundan sen de kabul edersen bizim evladımız olması için alacağım. Kurum memurları da geliyorlar, seninle konuşacaklar…”

         Bir küçürek (Minimal) hikâye okudunuz. Küçürek hikâye demek sonucu okuyucunun hayal gücüne bırakılan kısa hikâyeler demektir ki birkaç cümlelik hikâyeler bile vardır. Herkesin bakış açısı yaşadığı zamana, içinde bulunduğu topluma, mekâna, ekonomik gücüne, bilgisine, tecrübesine göre değişir. Hayat sahnesinde herkesin aynı düşünmesi beklenemez, beklenmemelidir de. Eğer herkes aynı düşünüyorsa orada hiç kimse bir şey düşünmüyor demektir. Düşünmeden, araştırmadan, okumadan bir ülkenin geleceğe ulaşması, nefes alması mümkün değildir.    

        İskender’in veziri ile tarihe damgasını vuran şu diyaloğuna dikkat:

        İskender, hiçbir kusuru konusunda onu uyarmayan bir vezirine: “Sana ihtiyacım yok.” Demiş.  Vezir: “Neden hükümdarım?”

              İskender: “Çünkü ben bir beşerim. Sen yıllarca bana vezirlik ettin ve bu süre zarfında benim tek bir hatama bile rastlamadıysan cahilsin demektir, örtbas ettiysen o zaman da hainsin demektir.”

                                                      Selim Savaş Karakaş