İnsanlık tarihi son iki yıldır çok önemli günlerden geçiyor. Covid virüsü, kendisini dönüştürüp güçlendirirken, insanları da dönüştürüyor. Son iki yıldır duygusal ve psikolojik birçok gel-gitler yaşayan insan, bu duruma uyum sağlayabilecek mi?
İnsanlar duygusal yoğunlukları, psikolojik baskıları çok yoğun yaşadı ve hala yaşıyor. Dışarıya çıkman gerekiyordur ama hemen çıkamazsın. Durup bir düşünürsün, etrafına bakınırsın. Çıkmak yada çıkmamak kararsızlığı yaşarsın. Dışarıda ne olacağını, neyle karşılaşacağını bilemezsin. Eve dönüşünde evde ne ile karşılaşacağını bilemezsin. Yada dışarı çıkarken bıraktıklarını tekrar bulamamaktan. Sevdiklerine dokunamazsın. Çocuklarına sarılamamak, onları koklayamamak ölümden daha da beter gelir insana. Aynı evin içerisinde, aynı havayı soluyan ama yalnız, çaresiz insanlar. Yalnızlığın kuytuluklarında bir ışık bulabilmek amacıyla dolaşıp dururlar çaresizce. Bilinmezlikler çoktur ve ayrıca korkutur insanı.
Ölüm korkusuyla yaşamak zordur. Ölüm korkusu, yalnızlığı, yalnızlık ölüm korkusunu tetikler. İçinde bulunduğu durumu anlamlandıramaz. Pek farkında olunmaz ama şu filmlerde gösterilen zombilere dönüştü insanlar. Nefes alır ama aslında ölüdür. Hareket eder ama bilinçli değildir. Yer ama tat alma duyusu körelmiştir. Bir arayış içerisindedirler ama neyi aradıklarını bilmezler.
Normal yaşama geçilecek deniyor ama artık normallin ne olduğu anlamını yitirdi. Çünkü bizim insanımızı tehdit eden sadece virüs değil. Türk Milleti yaklaşık iki yıldır, ölüm ve geçim sıkıntısı arasında bir hayat sürdürüyor. Covid virüsünden bir anda ölmek mi? Yoksa geçim sıkıntısından yavaş yavaş ölmek mi? Hangisi daha normal?
Türk insanı genelde okumaz. Okumadığı için de genelde konuşmak ister. Ev ziyaretlerinin ve kahvehanelerin çok oluşu biraz da bu nedenledir. Televizyonda izlediklerini bir biriyle paylaşmak ve tartışmak isterler. Özellikle kahvehaneler bunun tam yeridir.
Fakat Türk İnsanı, salgın nedeniyle eve kapandı. Ev ziyaretleri ve kahvehane sohbetleri bitti. İnsanlar bir tarafta Covid korkusu diğer tarafta geçim sıkıntısı arasında kaldı. Konuşarak rahatlayan insanlar, konuşamaz oldu. Bütün sıkıntıları içlerinde, başka başka dertlere dönüştü.
Belli bir kesimin dışında insanımız umutsuz. Hayal kurmuyor, kuramıyor. Hayallerinin, gerçekleşmeyecek saçmalıklar olduğunu düşünüyorlar. Hayal kuramayan insan yaşam umudunu yitiriyor.
Yarınımızı, geleceğimizi kuracak gençler, kimi üniversite kapılarında, kimi üniversite kampüslerinde, kimi de aldığı diplomanın başında umudunu yitirmiş.
İşadamı umutsuz. İşlerinin düzeleceğini düşünen sayısı çok az.
Esnaf umutsuz. İşlerinin açılacağını düşünen neredeyse kalmamış.
Çalışan kesim geleceğini tüketiyor. Ay sonunu nasıl getireceğini, hangi karta ne kadar para yatıracağını hesaplamaktan hayal kuracak zaman bulamıyor.
Emeklilerin, hayal kuracak ne zamanları ne de umutları kalmış. Zaten bir an önce ölmeleri bekleniyor.
İnsanlar, ölüm korkusu ve geçim sıkıntısının arasına sıkışmış, çaresizce inliyor. İnsanlar, umutsuzluğun pençesinde ve farkında olmadan depresif bir hayat yaşıyor,
Bu ülkeyi, bu insanları yönetenler ne yapıyor? İnanın onlarda ne yaptıklarını bilmiyorlar. Denize düşmüşler, yüzdüklerini sanıyorlar. Oysa çırpınıp duruyorlar.
Atatürk’ün çok güzel bir sözü vardır. “Umutsuz olaylar yoktur, umutsuz insanlar vardır.“ der.
Umutsuzluk, tüm virüslerden daha tehlikelidir. Ne olursa olsun umudumuzu koruyalım.
Bünyamin AKA

























