Yaşamın kıyısında, zamanın girdabında kendimize çekiliyoruz. Sesimiz karaduta bulanmış, gözyaşlarının sıcaklığında kahır çiçekleri açıyoruz. İdarenin gözünde, vesikalık bir fotoğraf anılarımız. Bilinmez yerlerin hasreti ile yolları aşındırırken ıpıslak, çamura bulanmış ellerimiz. Ezgilerin doğduğu “Gül Sancısı” bizimkisi…
Keklik türküsü, bülbül şakıması, şahin çığlığı. Böğürtlen moru, ekin sarısı, çam yeşili. Yontulmamış odun kabalığında, estetik hezeyan. Toplum yaşamında kayıp özne. Şarabın zehrinde aklananların, yarım cigarasına sarılanların öyküsü, bizimkisi…
Seyyar telaşların tortusu, aksak adımlar. Çolak kalmış bir yanımız, köhnemiş tanıklıklar. Dem vurmuş gece, efkar dumanında belli belirsiz yarınlar. Aynaların küskün, suların durgun, odaların soğuk. Kül tablasında birikmiş dostluklar, kadehlerin eşliğinde parçalanıyorlar. Şerefine atılan nutuklar, sloganvari sayıklamalar. Kitlenin içinde erimiş düşlerin, düşlerin yığılmış kollarına. Parmaklıklar ardından açıklamalar…
Kendini vururken kendine, kiminle çarpıştın? Betimlemenin ve metnin sınırında ihlal! Cümlede ihtilal! Dudaklarında infilak eden sözlerden kalan barut izleri. Neşter vurulmuş teninde, kızıl goncaya benzer tebessüm. Parmaklarında beliren hissizleşme, bakışlarında rastlantı. Bugün ne kaybettin ve ne kazandın?
Yasaklı sözcüklerle diren, sevdan yüreğine tutsak kalsın! Firarına kadar…
Arda ÇELİK

























