DEVRİMLERİMİZ YOK OLMA NOKTASINA NASIL GETİRİLDİ?

0
1470

Atatürk diyor ki: Kapıyı asla aralık bırakmayın; farkına varmadan, ardına kadar açılır.

Bu öğüt anlamca geniş kapsamlıdır, birçok alana uygulanabilir. Hem birey ölçeğinde hem toplum ölçeğinde geçerlidir. Ancak Atatürk’ün, özdeyişini, Cumhuriyetimiz ve onu ayakta tutan temellerden ‘devrimler’ hakkında söylediği açıktır.

Özdeyişte yüksek bir ahlak kuralı alegori yoluyla ifade ediliyor. Alegori bir düşünceyi, kolay anlaşılması için, benzetme yaparak anlatma sanatıdır. Söz konusu ahlak kuralı ise “bir kere benimsedikten sonra bir prensipten, bir karardan, asla geri adım atmamak, tek bir ödün dahi vermemek gerektiği, verildiği takdirde prensibin tamamen yok olacağı” şeklinde ifade edilebilir.

Peki, bu düşünceyi anlatmak için hangi benzetmelere başvurulmuştur? Atatürk; prensibini, geri adım atmayı (ödün vermeyi), prensibin yozlaşmasını hangi benzetmelerle anlatmıştır?  Yanıtım şöyle: Prensip “kapalı kapı” benzetmesi ile, geri adım atmak (ödün vermek) “kapıyı aralık bırakmak, aralamak” eylemi ile, prensibin yozlaşıp yok olması ise “kapının sonuna kadar açılması” benzetmesi ile ifade edilmiştir.

Peki, neden böyle oluyor, kapı nasıl oluyor da ardına kadar açılıyor?

Şöyle açıklayabilirim: Ödün vermek; “birinin, uzlaşmaya varabilmek için hak, istek ve iddialarından karşı taraf yararına vazgeçmesi” şeklinde tanımlanabilir. Ödün veren kişi türlü sebeplerle bu yola gidebilir. Örneğin, tehdit edildiği için veya kendisine sunulan bir çıkar karşılığında ödün verebilir. İkinci duruma göre düşünelim: Sağladığı çıkarın keyfini bir zaman sürecek, fakat aynı zamanda ikinci geri adım için artık daha elverişli duruma gelmiş olacaktır.

Ödün alan ise, muhatabın zayıflığını ve bunun mahiyeti ve yönünü şimdi daha iyi görmektedir, umudu artmıştır, işi kolaylaşmaktadır. Çok geçmeden yeniden harekete geçer, bir adım daha atar. Ödün veren, bu girişimi yanıtsız bırakmaz. Netice olarak karşılıklı alıp verme böyle zincirleme sürüp gidecektir. Ta ki prensip tamamen yozlaşıp ortadan kalkıncaya, yani “kapı ardına kadar açılıncaya” kadar…

Şöyle de ifade edebiliriz: Ödün karşılığında bir menfaat sağlanır. Ancak ödün veren, bundan zarar da görmüştür. Ne var ki, başlangıçta menfaat büyük, zarar ise nispeten küçük olduğundan, kaybını önemsemez. Taviz süreci uzun bir zamana yayıldığı için farkına da varmaz. Sanki bir uyuşturucu almış gibidir. Ödünler ufak ufak artar, birikir. Arttıkça zararı büyür, sonunda katlanılmaz boyutlara ulaşır. Düştüğü batağı artık görmektedir ama, iş işten geçmiştir: Karşı taraf, düşman iyice güç kazanmıştır.

Atatürk’ün bu öğüdü, genel anlamıyla Stoa felsefesinde de yer alır. En güzel bir anlatımını ise “sarı öküz” öyküsünde buluruz. Atatürk’ün hayatı baştan başa bu altın prensiple örülüdür. Uzun süre üzerinde düşünüp candan benimsediği, doğru olduğuna kuvvetle inandığı hiçbir ilkesinden en ufak bir fedakârlıkta bulunmamıştır. Kapıyı nasıl aralık bırakmamıştır, ilk ödünü nasıl vermemiştir, bir örneğini ‘Bağımsızlık, Sarı Öküz ve Sonrası’* başlıklı yazımda anlattım.

O’nun aramızdan ayrılışından sonraki Türkiye ise, bu ilkenin ihlalleriyle doludur. Kapı ilk kez İsmet İnönü hükümetleri zamanında aralanmıştır. Sonra gelen hükümetler döneminde ise, ‘farkına varmadan’ açıla açıla, işte günümüz Türkiye’sine gelinmiştir.

Bugünse kapı, ardına kadar açık durumdadır!

Prof. Dr. Cihan DURA

______________________.

* http://www.cihandura.com/tr/makale/baimsizlik-sari-oekuez-ve-sonrasi-