İnternette haber sayfalarını gezerken ilkokul öğrencisi bir çocuğun haklı isyanına denk geliyorum. Kurgusuz, aniden gelişen bir sokak röportajı… Ama ne röportaj! Günümüzün özeti…
Çocuğun bakışlarında, o sevimli yüzünden yansıyan ışığın aksine, yılların hırpalaya hırpalaya olgunlaştırdığı bir yetişkinin karanlığı var. “Her şeyin fiyatı uçmuş ağabey!” diye tatlı sert bir isyanla başlıyor sözüne, “Hiçbir şey alamıyoruz. Cebimizde beş kuruş para yok.”
Muhabirimiz kurt, muhabirimiz cevval… Beklemediği bir anda, küçücük bir çocuktan yükselen isyandaki o eşsiz haberin kokusunu alıyor hemen. Alır almaz da deşiyor yavrucağın yarasını: “Neden, ailen harçlık vermiyor mu?”
Yarasını deşilen yumurcak durur mu? Daha da artırıyor isyanını: “Harçlığım yetmiyor ağabey! Ailem bana günlük on lira veriyor, kantinde döner ayran olmuş on beş lira, nasıl yetsin! Ben o parayı biriktirsem iki günde bir ancak yemek alabilirim.”
Ah bizim yumurcak! Nasıl da olgun, nasıl da bilinçli… Ailesinde en ufak bir kusur, en ufak bir ihmal görmüyor; bütün suç ekonomide. Ailesinin elinden geleni yaptığının, ülkenin ekonomik olarak nasıl bir çıkmazda olduğunun farkında.
“Peki,” diyor kurt muhabir, “Nasıl çözülecek bu iş?” Bizim yumurcak hazırcevap… Bir saniye bile düşünmeden, “Allah sonumuzu hayır etsin ağabey,” diyor.
Neden hazır cevap dedim? Çünkü verilecek bir cevabın olmadığını, bir saniye bile düşünmeden verdiği karşılıkla ortaya koyuveriyor bizim yumurcak. Sonumuz dualara, dileklere kaldı nitekim.
Kendi okul yıllarımı aklıma getirdi bizim yavrucak. Her teneffüs her teneffüse benzerdi muhakkak ama içlerinden biri çok başkaydı.Çünkü simit hep aynı saatte, yani hep aynı teneffüste gelirdi kantine. Geldiğinde de o eşsiz kokusu yavaş yavaş, dalga dalga yayılırdı koridorlara. Bu koku tatlı bir büyü gibi öğrencileri tek tek ele geçirir, çok sürmeden topladığı herkesi çekiverirdi kantinin önündeki uzun kuyruğa.
Daha merdivenden inerken başlardı itiş kakış. Sırada en önleri kapmak için müthiş bir yarış başlardı. İtiş kakış dediysem sıraya girene kadar haa. Sıraya girdikten sonra kimse bozmazdı düzeni. Çünkü bize daha ilkokulda öğretilmişti adalet denen kavramın ne yüce bir şey olduğu. Başkalarının haklarına saygı göstermek ve karşındakini incitmemek temel felsefemizdi. Ah o günler!
Sırası gelip de simit ve gazozunu alan kendini dünyanın en mutlu insanı kabul ederdi kuşkusuz. O kısacık teneffüs saatinde öylesine keyifle tüketirdik ki simit ve gazozumuzu hanlar, hamamlar, saraylar sizin olsun.
Gelgelelim simit ve gazozdan sonra çikolata, sakız v.s. alacak kadar harçlığımız kalırdı cebimizde her zaman. Yeri geldiğinde simit ve gazoz alamamış bir arkadaşımız için anında feda edilirdi o çikolata parası.İşte o teneffüs saatinde, dünyanın en mutlu çocukları olduğumuz gibi en zengin çocuklarıydık aslında.
Şimdi, bizim yumurcağın o haklı isyanını görünce bir kez daha haykırmak geldi içimden: Ah o günler!

























