Bu haftaki yazıma bir hikâye ile başlamak istiyorum;
Nasrettin Hoca bir gün Akşehir’de dolaşırken kahvehanede oturup hararetle tartışan üç kişiye rastlar. Hoca, hararetle tartışan bu üç kişiye hayırdır neyi paylaşamıyorsunuz diye sorar. Hocayı gören bu üç şahıs; Hocam sen okumuş, güngörmüş adamsın. Sabahtan beri biz bu dünyanın ortası neresidir diye tartışıp dururuz söyler misin bize, dünyanın ortası neresidir? Hoca, bu soru karşısında biraz düşünür ve bulunduğu yeri göstererek işte burasıdır der. Bunun üzerine üç kişi itiraz eder, olur mu öyle şey diye! Hoca’da itirazlara karşı inanmıyorsanız ölçün der.
Şimdi dünya haritasını önünüze koyup bir inceleyin. Özellikle yurdumuz olan Türkiye’ye bakın. Coğrafi konumuna tekrardan bir göz gezdirin. Asya Kıtası’nın bir uzantısı olup, koçbaşı gibi Avrupa Kıtası’na doğru yönelmiş, üç denizin, iki boğazla birbirine bağlandığı, dört mevsimi aynı anda yaşayan ve her türlü bitki ve ağacın yaşadığı bir toprak parçasını görürsünüz. Tüm dünyanın, Anadolu diye adlandırdığı bu toprak parçasında, tarih kitaplarında yazan ve yapılan arkeolojik kazılardan da anlaşılacağı gibi adını bile bilmediğimiz, birçok milletin ve medeniyetin hüküm sürdüğü görülmektedir.
Türk Milletinin, Orta Asya’dan göç edip bu toprakları vatan bildiğinden beri, bu topraklarda her zaman güç mücadeleleri görülmüş, birçok Türk devleti kurulup, yıkılmıştır.
Neden acaba bu topraklarda her zaman savaş yaşanmıştır? Neden bu topraklara barış ve huzur gelmemiştir?
Jeopolitik ve ekonomik açıdan bakıldığında üç tarafı denizler ile çevrili bu kıta parçasının, her türlü ticaret yolu üzerinde olduğu ve stratejik bir konumda olduğu görülür. Ayrıca yer altı ve yer üstü zenginlikleri ile kendi kendine yetebilen bir coğrafyadır. Böyle bir coğrafyayı kim istemez ki? Onun için bu coğrafyada birçok güç mücadelesi yaşanmış, devletler kurulmuş, devletler yıkılmıştır.
Şimdi bu coğrafyada bizler yaşıyoruz ve kurduğumuz devletin adı da Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bu devleti, geçmişte yaşayan devletlerin yapmış olduğu hataları tekrarlamadan, örnek alarak stratejimizi ve politikamızı ona göre yönlendirerek yaşatmak zorundayız. Çünkü bu coğrafyayı, isteyen birçok düşmanımız var ve elde etmek için var güçleri ile mücadele etmektedirler.
Şuan da etrafımızda yaşanan olaylara kısa bir göz atalım; Batı komşularımızdan Yunanistan bize karşı sürekli taciz ve tehditkâr bir şekilde eylemlerine devam etmektedir. Bulgaristan ile sorunlarımız sabit bir şekilde durmaktadır. Doğu komşularımızdan Ermenistan, sürekli bizi dünyaya şikâyet etmekte ve olmayan bir Ermeni soykırımını sürekli önümüze getirmektedir. Ayrıca kardeş ülke Azerbaycan ile olan sorunları malumdur. İran; aynı dine mensup olmamıza rağmen tarihsel bir çekişme ve çatışma halindeyiz. Güney komşularımız Irak ve Suriye birer terör yuvası haline gelmiş ve bizi sürekli taciz ve tehdit etmektedir.
Bu ülkeler tek başlarına ülkemize bir şey yapamayacakları aşikârdır. Ancak bu komşu ülkelere yardım eden emperyalist ülkeleri göz ardı edemeyiz. Anlayacağınız rehavete kapılmaya ve ayrışmaya başladığımız an başımıza üşüşecek birçok düşmanımız var.Önemli bir coğrafyada yaşıyoruz ve bu coğrafyayı elde etmek isteyen bir sürü devlet ve millet var. Bu da bana göre yukarıda anlattığım hikâyeden esinlenilerek TÜRKİYE dünyanın merkezidir. İnanmayan var ise araştırsın.
Bu devleti yaşatmak hepimizin görevidir. Ünlü Selçuklu veziri Celalettin Karatay’a “Devleti ileri götürmek için bundan sonra ne yapmak lazım gelir? “ diye sormuşlar. Karatay ise ciddi bir üslup ile “Gönül almak gerektir” demiş.
Günümüzde yaşanan olayları mantık süzgecinden geçirerek bu devleti yaşatmak ve ileri götürmek için gönülleri fetih ederek hep birlikte, sarsılmaz bir irade ile çalışmak gerektiği kanaatindeyim.
Kalın sağlıcakla. Saygılarımla.
Mustafa Yaşar ARSLANHAN
(E) Tuğgeneral

























