Olay 1945 yılında Burdur’a bağlı Arvallı nahiyesinde geçmiştir.
Bir halk öyküsüdür. Gerçeklere dayanmaktadır.
Öyküleme ve kurgulama yapılmıştır…
DENİZİN DİBİNDE HATÇAM DEMİRDEN EVLER
“Yüce dağ başına Hatçam ekin ekilmez
Yağmur yağmayınca Hatçam kökü sökülmez
Ellerin köyünde Hatçam kahır çekilmez
Doldur ağıları içelim Hatçam “
Hatça hamile kalınca, Arvallı ya döndü geldi, Çoban’la.
Anasının, babasının ellerini öptüler. Hatça evde, çorban da dağda sürünün başında kalmaya başladı. Haftada bir gün eve geliyordu Ahmet. Kir pas içinde. Hatça onu eve sokmadan kazanlarda su kaynatıyor. Depo olarak kullandıkları alt katın bir köşesindeki derme çatma banyoda çimmesini, öyle eve çıkmasını söylüyordu.
Ona yarı şaka, yarı ciddi;
“ Kirli Çoban “ diyordu.
Ahmet te;
“ Ne edek kızım. Yaptığımız iş belli, gezdiğimiz dağ belli” diyordu.
“Varman kızlar varman kirli çobana
Çoban evde durmaz gider yabana
Ovalara duman çökmüş göremedin mi
A kız kendi saçını öremedin mi”
Çoban Hatça’yı çok seviyordu. Ama yüreği, Hatça’nın kendini sevmediğini söylüyordu. İnsan anlar, karşısındaki tarafından sevilip sevilmediğini… Ama bir umudu vardı. Çocuk doğunca her şey yoluna girecekti. Sürüyü satacak parasıyla kırmızı lira alacaktı. Kayın babasında bağ, bahçe, tarla çoktu nasıl olsa…
Hatça’nın hamile kalınca kaşı, kirpiği, saçı dökülmeye başlamış. Yüzü gözü şişmişti. Bunun suçlusu olarak Ahmet i götürüyor, ona düşman gibi bakıyordu. Ahmet durumdan rahatsızdı. Hatça bunalımlardaydı.
“yüce dağ başında Hatçam harmanın mı var
harmanı kaldırmaya dermanın mı var
Hatçam beni öldürmeye fermanın mı var
doldur ağıları içelim Hatçam”
Günü geldi, Hatça kurtuldu. Bir oğlan bebekleri oldu. Çobanın kopyası.
Çoban çok sevindi. Üçe beşe bakmadı. Sürüyü sattı. Parası ile bir cere kırmızı lira, Hatça ya da üç çift bilezik aldı.
Artık her şey yoluna girmişti. Oğlana Hasan Hüseyin adını koydular. Hasan Çobanın rahmetli babasının adıydı. Hüseyin de Hatça’nın babası Hüseyin ağanın adı.
Çocuk altı aylık olup ta, Hatça eski güzelliğine kavuşurken, köye Ömer geldi. Köy şöyle bir çalkalandı. Ömer’e her şey anlatıldı.
“ Git buradan” denildi.
“Dalga dalga dalga dalga dalgalanıyor
Hatça’yı görenler sevdalanıyor
Üçünü de beşini de Hatçam onuna
Ben de yandım Hatça’mın mor fistanına ”
Ömer köye güya eski okulunu ziyarete gelmişti. Aslında bahanesiydi okul. Hatça’yı unutamamıştı.
Antalya’da deniz kenarında bir ortaokula müdür olmuştu. Hatça’yı bıraktığı gibi bulacağını umarak Arvallinın yolunu tutmuştu. Onu gelin edip, alıp götürecekti Antalya’ya.
Haberleri duyunca beyninden vurulmuş döndü. Ağlaya ağlaya Antalya ya geri döndü.
Ömer’in ağladığını, kendini unutamadığını duydu Hatça. Dünyalar Hatça’nın oldu. Evli, çocuklu olduğunu unuttu. Ömer’li hayallere daldı.
Ahmet’i bir kaygı sardı. Hatça bu adamla kaçardı. Çoban, bundan adı gibi emindi. Son zamanlarda çok soğuktu kendisine karşı Hatça. Ne yapmalıydı?
Ömer Hatça ’ya uzun bir mektup yazdı. Geçmişte yaşananların güzelliğini, kendinin eşekliğini. Geleceğe dair hayallerini. Hatça’yı nasıl sevdiğimi, unutamadığını. Onu her şeyiyle kabul edeceğini… Yazdı da yazdı.
Hatça, Ömer’le kaçmayı düşünmeye başladı. Zaten Ahmet le nikahları yoktu. Bir de; kocasına içi bir türlü ısınmamıştı. Çobanın, yüreğinde yeri yoktu.
Çoban hiç okula gitmemişti. Cahili tekiydi. Ağzından bir günden bir güne Hatça’nın yüreğine dokunan bir sözcük çıkmamıştı. Ama Ömer öyle miydi?
Kaçtılar bir yaz günü. Hasan Hüseyin’in bir yaşına bastığı günün şafağı sökerken.
Hatça bilezikleri çıkardı, duvardaki tahta dolaba koydu. Sadece üstündekilerle düştü yola. Ömer köyün çıkışında iki atla bekliyordu onu. Ahmet tetikteydi. Gece gündüz Hatça’nın takibindeydi. Kalktı. Duvardaki tüfeği, dolaptaki bilezikleri aldı. Hatça’nın peşi sıra yürüdü…
Onları yakaladığında atları hazırlıyorlardı. Telaşlı, titrek ve kaygılıydılar. Ömer, Ahmet’e karşı yürürdü. Dikildi tüfeğin karşısında. Hatça Ömer’in arkasında durdu. Ömer;
– Ya ikimizi de öldür. Yada dön git Ahmet, dedi. Biz kararlıyız. Gideceğiz…
– Evet Ahmet, dedi Hatça. Sen iyi bir insansın. Ama, sen de biliyorsun. Ben Ömer’ e aşığım. Beni çek vur, eve dön deme. Biz gidiyoruz…
Ahmet tüfeği indirdi. Hatça’ ya bilezikleri uzattı.
– Gittiğin yerde zorda kalma. Al bunları. Siz uzaklaşınca havaya iki el ateş edeceğim. Arkalarından sıktım ama vuramadım. Kaçtılar diyeceğim köylülere. Hadi gidin, dedi.
Yüzü sarardı Ahmet’in. Yıkıldı umutları. “Sevipte sevilmemek böyle bir şeymiş” diye düşündü. Tozlu yolun kenarına, bir çalının dibine oturdu.
Gittiler; dönüp, dönüp baka baka Ahmet’e…
İyice uzaklaştıklarında tüfeğin dipçiğini toprağa dayadı. Art arda bastı tetiğe… Dipçik, her tetik düşüşünde çarptı toprağa. Yoldan bir toz yekindi. Kuşlar telaşla uçuştular tüneklerinden. Tavşanlar uzaklara kaçıştılar… Yakıcı güneş gözüktü tepelerin ardından…
“Evlerinin önünde pınarlar harlar
Hatçam çıkmış pencereye ay gibi parlar
Ben Hatça’yı yitirdim de dumanlı dağlar
Gözlerimin pınarları durmadan çağlar”
Ragıp KURT























